Bumerang - Yazarkafe

22 Şubat 2014 Cumartesi

Paella en az iki kisiye hazirlanir


Bazen kendi kendimize yalniz da herseyi idare edebilecegimizi söyleriz. Bence dogru da. Insanin yasamini sürdürmek icin gerekli her seyi yalnizken de yapabilecegine hicbir süphem yok. Yalniz yemek yapabilir, para kazanabilir, bir evde yasayabilir, spor yapabilir, disari cikabiliriz, vb. Hatta yalnizlik bazi konularda cok ise yarayabilir. Örnegin ayni evi paylastiginiz kisilerin, televizyonda sizin istediginiz kanali acmayip, kendi kafalarina göre takilmasi sizi sinir edebilir. Ya da sizin yasam alaniniza dair kurallar dayatmalari da sinir bozucu olabilir. Bu gibi durumlarda gercekten bazi kisilerin fazlalik oldugunu ve tek basimiza da cok mutlu olacagimizi düsünürüz. Bunlarin hepsine katiliyorum halen- ama bu gece duygularim biraz degisti, sanirim biraz fazla yalniz biraktigimdan kendimi.


Uzun zamandir ilk yalniz haftasonumu yasiyorum. Arkadaslar disari cagirdi tabi ki yine. Ama gitmemek icin kafamda bir sürü neden beliriverdi. Sanirim en büyük neden para. Parayi kafaya takmak, insani pek cok seyden alikoyuyor. Ben 24 yillik hayatimda böyle olmadigim icin, su anda beni daha farkli sekilde etkiledigini düsünüyorum. Yapmak istedikleri seyleri, paralari yetse bile fazla para vermemek icin erteleyen insanlara da daha cok hayret ettim dogrusu, nasil bu sekilde yasiyabiliyorlar diye. Hadi, yine benim durumum birkac aylik, sonrasinda dogru düzgün, hicbir istegimi ertelemeyecek sekilde yasayacagima eminim. Ama hayret ettigim kisiler de eger bu sekilde yasamaktan mutlularsa, onlara da imrenmiyor degilim. Cünkü her kosulda, parali ya da parasiz mutlu olmayi biliyorlar demektir ki gercekten de insanin parasal durumu zamanla farkli sekillerde degisebiliyor.

Izledigim filmde söyle bir sahne vardi: "Ilk sahnede esas kiz, herseyi yalniz da idare edebilecegini kendine tekrar edip duruyor. Sonraki sahnede de, restauranda oturmus, paella siparisi veriyor. Bunun üzerine garson, paella nin en az iki kisilik yapilabilecegini söylüyor. Kiz sinirlenip, restaurani terkediyor." Evet hayatimizda pek cok seyi yalniz gerceklestirebilirken, paella siparisi veremiyoruz. Ya da tenis oynayamiyoruz, belki bir esyayi kaldiramiyoruz. Bu tarz fiziksel ihtiyaclara benzer sekilde duygularin da paylasilmasi, onlari paylasan kisilerin kendilerini daha iyi hissetmelerine, hissel ihtiyaclarini karsilamalarina yardimci oluyor. Kendimizi yalniz birakana kadar verdigimiz kararlar, attigimiz adimlar bir film seridi gibi önümüzden gecerken, bu kararlarin gerekliligini de sorgulamaya basliyoruz. Aslinda geriye dönüp bakmanin bize bas agrisindan baska katacagi pek bir sey de yok ama en azindan ilerde bu tarz yalnizliklar yasamamak icin ne yapmak gerektigi konusunda kendimizi bilinclendiriyoruz. Sürekli bulanik olarak görmeyi tercih ettigimiz gelecegimizi sorguladigimizda para gibi büyük bir ihtiyactan cok daha önemlisinin manevi tatminlik oldugunu rahatca anlayabiliyoruz. Evet, sanirim ben de artik sevdiklerime, sevdigim seylere yakin olmami saglayacak kararlar verecegim. Kendi manevi cikarlarimi maddi cikarlarimin önüne koymaya karar verdim eger o maddi cikarlar, manevi cikarlari saglayacak kadar avantajli olamazsa :) Mesela su anda oldugu gibi.  

6 Aralık 2013 Cuma

Londra Gezimiz :) 24-25 Kasim 2013

24 Kasimda arkadaslarla Londra gezisine ciktik. Arkadaslar günübirlik bir gezi planlamisti. Ben ertesi gün olan pazartesi de Londra'da kalacaktim, cünkü Türk konsoloslugundan vekaletname almam gerekiyordu annem icin.. Onu da detayli anlatacagim sonra.

Otobüs pazar sabahi saat 6:45 deydi. Ben yine hicbir cizelgeyi filan incelemeden ciktim yola. Sonra otogara gitmek icin olan otobüsleri beklerken gördüm ki meger pazar günleri bu saatlerde hic halk otobüsü yokmus, en erkeni  de 7:30 da geliyor. :S Caresizlikten kosarak gidersem belki varirim düsüncesi olustu birden, cünkü bulundugum caddeden gecen herhangi bir araca da rastlamamistim, taksi gibi.  Sonra sansima bir taksiyi tam da gecerken farkettim ve bagira cagira durdurdum. Sansa Londra otobüsünü yakaladim anlayacaginiz. :) Ama bana ders oldu, bu ecnebi milletlerde pazar gününün önemini halen kavrayamadagimi anladim. Halbuki Ingiltere'nin en azindan pazar günleri supermarketler filan acik oldugu icin farkli oldugunu düsünmüstüm...

Otobüs Southampton Tren Istasyonu'nun ordan kalkiyor ve sonra da üniversite duraginda duruyor. Benim arkadaslar da bu duraktan bindiler, benden 10 dakika sonra. Daha sonra da hep beraber pek de ilgi cekici olmayan otobandan yola ciktik. Londra gibi büyük bir sehre giderken, Istanbula olan yolda gördügümüz gibi pek cok endüstriyel binaya rastlayacagimi sanmistim, yanilmisim. Daha cok yasam alani gördüm diyebilirim.

Londra Victoria Otogari'na saat 9'da vardik. Gezimize de buraya gayet yakin olan Buckingham Sarayi'ndan baslama karari almistik zaten. Sarayin önünde bol bol fotograf cektikten, kraliceye de bir selam caktiktan sonra Michael da bize katildi :)  Haftasonu Londra'ya tasinacak daire bakmak icin gelmisti, bulmustu da :) Michael'in da aramiza katilmasiyla 2'ser Cinli, Rus, 1'er de Hollandali, Irlandali ve Türk'ten olusan grubumuz tamamlanmis oldu :)

Saraydan sonra hedefimizi Piccadily Circus olarak belirlemistik, buraya varmak icin de bol bol sincap fotografi cekerek St. James gölünün kenarindan yürüdük. :)  Horse Guards Parade'in ordan da Whitehall caddesine ciktik ve ilerleyerek kendimizi Trafalgar Square'de bulduk.  Daha sonra da circus'a gitmek yerine parlamento binasina dogru yöneldik. Burda da yine bir sürü fotograf cektikten sonra Tower Bridge'e dogru yol aldik. 
Baya uzun bir yoldu(simdi baktim google mapsten 3 mil filan), ama önceki sehir gezilerimden tecrübeliydim :) Ayrica bir barda oturup mola da verdik. Yol üzerinde St. Paul kilisesini de gördük, yani disardan. :) Girisi ücretsiz olan yerlere girmeyi kararlastirmistik önceden :D O sirada Cinli ciftimizin dönüs otobüsünün zamani yaklasmisti ve gruptan ayrildilar. Tower of London'i ve köprüyü de beraber gördükten sonra Michael'a da veda ettik. Berlin'e olan ucagini yakalamak icin havaalanina gecmesi gerekiyordu :( Bu hüzünlü andan sonra da grubun geri kalaniyla yani ben, Merel, Daria ve Anton British Museum'a gittik. Gayet ilgi cekici bir müze, yani adamlar Yunanistan'dan, ondan, bundan baya birsey calmislar. Artik yürümekten ayagimiza karasular indigi icin müzede fazla kalamadik, Asurlardan kalma eserleri ve Rosetta tasini gördük sadece belki. Zaten daha sonra yine geliriz mantigiyla artik kendimizi dinlenme ve eglenmeye yönelik aktivitelere verdik. Oxford Street civarinda buldugumuz bir barda oturduk uzun bir süre. Bir iki bira caktiktan sonra aciktigimiz farkedip restaurant arayisina girdik. Sansimiza gayet hesapli ve merkezi bir Italyan restaurani bulduk. Burda da yiyip ictikten sonra artik arkadaslarin saat 23:35 teki dönüs otobüsü yaklastigi icin geri Victoria'ya yürüdük. Ben o gece sevgili arkadasim Basak'ta kalacaktim. Kendisi Londra'da yasiyor ve calisiyor :) O da o aksam Türkiye'den dönüyordu ve Victoria tren istasyonunda bulusma karari aldik. Ama o zamana kadar da yalniz takilmiyim diye bizimkilerin pesine düstüm :) Geri dönerken ben pek yolu inceleyemedim arkadasimla mesajlastigimdan ama hedefe   cok da yakin durmuyorduk. Birkac kisiye de sorduk hatta yolu ama gerizekalinin biri bizi farkli bir yola yönlendirdi. Sonucta olan bize özellikle de grubumun diger üyelerine oluyordu, otobüslerinin kalkmasina cok az bir zaman kalmisti. Tam o noktada uzaklarda bir yerde bir heykeli gözümüz kesti, o caddeden sabah gectigimizi hatirladik. O sekilde sezilerimizle ilerleyerek Victoria tren istasyonunu bulduk. O noktada arkadaslardan ayrildim cünkü Basak'la bulusacaktim ama digerlerinin otobüsü yakalayip yakalayamadigina dair hicbir bilgim yoktu ertesi sabaha kadar, cünkü mesajlarima cevap gelmemisti, dolayisiyla endiselendim. Ama sonradan ögrendim ki son anda yakalamislar ve otobüse bindikleri gibi uyumuslar :)

Basakcim sagolsun benimle tren istasyonunda bulustu, ordan da evine dogru yol aldik. Cok güzel bir sekilde agirlandim :) Ertesi sabah da Basak is basi yaptigi icin beraber Liverpool Street'e kadar gittik trenle, sonrasinda ona da veda ettim kisa süreligine, sonucta Londra'ya yine gitmeyi planliyorum yani. :) Ben de Liverpool Street'in orda dolasirken sans eseri Deutsche Bank binasini gördüm. Binada, zamaninda beraber calistigim pek cok kisi vardi, ama sadece telefonda seslerini duydugum insanlar yani, bir samimiyet yok.  tabi ki iceri girmedim, disinda durup bol bol fotograf cekip sirittim :D O sirada sirketin disinda sigara icen tipler bana garip bakislar firlatti. Benim de icimde kisa süreligine de olsa hippi olmanin verdigi bir mutluluk, bir rahatlik olustu :D

Cafe Nero'da kahvaltimi yaptiktan sonra konsolosa gitme vaktinin gelip cattigini anladim. Konsolosa gitmek icin hangi durakta inecegimi biliyordum ama sonrasini pek incelememistim. Telefonumdaki GPS'e güveniyordum ama o da cok yavasti. Harita filan da olmayinca "Aman neyse, sora sora Bagdat bulunur" edasiyla durakta indikten sonra hemen hemen herkese Türk Konsoloslugu'nun nerde oldugunu sordum. %80 i bilmedigini söyledi, br adam da hemen karsimda duran Kuveyt Konsoloslugu'na sormami önerdi, onlarin kesin bilecegini iddia etti. Neyse ben de gittim sordum, konsolosluktaki adam bana bir yol tarif etti güzel bir sekilde, ben de tesekkür ettim cok. Ama beni yönlendirdigi yol, Türkiye yerine Danimarka Konsoloslugu ile bitiyordu. Ikisinde de kirmizi beyaz var diye bayraklari mi sasirdi mi naapti diye söylene söylene bu sefer de Danimarka Konsoloslugu'ndaki güvenlik görevlisine sordum. Bu sefer dogru yönlendirilmistim, biraz mesafe vardi ve randevuma da az zaman kalmisti, o yüzden  kosar adimlarla bayragimiza gittim :D Konsoloslukta islerimi kisa sürede hallettim, ama bazi noktalara deginmeden gecemeyecegim. Isleri tam olarak neydi hatirlayamiyorum, kapilarindaki yaziyi okumadim belki de ama konsolosun yanindaki odada calisan insanlar tam bir moron görünümündeydi. Nazikce sordugum "Konsolos yerinde degil galiba?" sorusu karsisinda bön bön suratima baktilar ve bir cevap vermeyi cok gördüler,  en az 1 dk. lik sessizlikten sonra, bir tanesi duygusuz bir sekilde "gelir birazdan" dedi. Bunlari özel olarak mi secmisler nedir...

Tüm islerim hallolduktan sonra, artik benim de Southampton'a dönüs vaktim gelip catmisti. Saat 13:30'daki otobüsüme binmek üzere yine Victoria'nin yolunu tuttum. Otobüse biner binmez de uykuya daldim. Iki günlük ikinci Londra maceram da bu sekilde sonuclanmis oldu, sanirim Ocakta daha uzun durucam :)

3 Aralık 2013 Salı

Southampton Günlükleri - 2


Dersler bitti, artik ocak ayindaki sinavlara calisma zamani, ama özellikle bugün hic calisasim yok. Havadan midir bilemiyorum. Hava gercekten cok kötü burda, bir daha günesi ne zaman görürüm bilmiyorum. Bi dakika ! Belki de biliyorum ! Sadece Istanbul'a gittigim zaman tabi ki de ! :)

Son zamanlarda okulun gym, yüzme havuzu gibi nimetlerinden faydalanmaya basladim. Nimet dedimse de yani yillik  ücretini vakti zamaninda verdim, sadece daha sik kullanmaya basladm :) Yüzmeyi cok seviyorum zaten, istedigim zaman gidip havuzu kullanabilmek süper :) Sonraki hedeflerim arasinda da kayaking dersi almak var, hayirlisiyla bakalim :)



En süper haberlerden birini vermeyi atladim galiba, part time is buldum ben yaa :) Yani sadece bir kere yapma firsatim oldu su ana kadar, ama umarim devami gelir. Nasil bir is mi ? Sonunda yurtdisinda Türkce bilmek bir ise yaradi diyebilirim. Türkce metin okuyarak, ( evet sadece okuyarak) 4 saatte 120 pound kazandim, eh idare eder :):)

Baska yaptigim aktiviteler arasinda, is basvurularinda bulunmak var mesela. Her basvuru sonucu, birileri benimle irtibata geciyor, hatta herhangi bir basvuruda bulunmasam bile cv mi ordan burdan bulup rastgele arayanlar var. Tesekkür ediyorum kendilerine burdan. Ama artik aliskanliktan midir nedir bilmiyorum onlar konusmaya baslamadan ben giriyorum araya "Sorry, before you start explainining your amazing job opportunity and tell me how great my CV is, just a note that I am not eligible to work in the UK(or Europe or USA or all the countries apart from Turkey." Bunun karsiliginda cevap: "Thanks for your professional approach. Then you are not suitable for the job." Is basvurusu ya da detay verme kismi burada sonlaniyor ve telefon kapaniyor. Kardesim is ilanina yazmamissin, sadece eligible olanlari aliyoruz diye, ya da CV me baktiginda da Türk oldugumu görmüyor musun?, Ingiltereyle de bir baglantim yok master disinda. Ama tüm bunlar sonucu ben sadece "I think I am too good  to be (not)eligible to work in the UK" diye düsünüyorum :) Kendimi böyle süper hissettirdikleri icin cok minnetarim onlara. :D

Gezi planlarim da tam gaz isliyor, Örnegin iki hafta sonra ev arkadaslarimla Bath'(ae) gitme planim var, sonra da tekrar Londra ve digerleri :):)  Southampton'da yasam böyle devam ediyor simdilik. :) Iyiyiz, mutluyuz :)

10 Kasım 2013 Pazar

Southampton Günlükleri - 1

Daha önce de belirttigim gibi, Southampton'da yeni bir maceraya baslamis bulunmaktayim. University of Southampton - Knowledge and Information Systems Management bölümünde master yapiyorum. Berlin'den buraya gecisimin detaylarini pek vermemis olabilirim ama önceki yazilarimdan sebeplerin hemen hemen anlasilir oldugunu düsünüyorum. Is hayatinin yogunlugundan sikilma,  master eksigi, mekan degisikligi, Michael'in Ingiltere'de is bulma ihtimalinin daha fazla olusu, vb. Ve bu nedenlerin hepsinin güzel bir sekilde sonuclandigi düsünülünce( Michael da Londra'da is buldu, ocak ayinda baslicak :)) aldigim kararin ne kadar dogru oldugunu anliyorum :) Umarim hep böyle devam eder.

Southampton, daha önce yasadigim yerlere nazaran kücük bir sehir. Ama yine de kozmopolit, kapitalist bir görünümü yok degil tabi :) Universite evime biraz uzak. Yürüyerek 40 dk.da gidiyorum, evin yakininden direkt giden otobüs yok ne yazik ki. O yüzden iki otobüs degistirmem gerekiyor okula varabilmek icin. Ama olsun, bir sürü yer görüyorum otobüsle giderken :)

Sehir merkezi de kocaman degil. Bargate var bir degisik ozellik olarak. Alisveris merkezi de eksik degil her kapitalist memlekette oldugu gibi :) Pek cok restaurant ve bar var, 2 tane Türk restaurani bile var :) Henüz gitmek nasip olmadi ama en yakin zamanda denemek istiyorum :) Sehrin en güzel yani okyanusun dibinde olmasi diyebilirim. Havasi, Ingiltere'deki öteki yerlerden nispeten daha iyi.

Bugünlük burada noktaliyorum. Daha pek cok detay var tabi ki de, uykum geldi. Bir de tüm gün essay yazdigim icin parmaklarimin yorulduguu hissediyorum :) 

21 Ekim 2013 Pazartesi

Yeni hayat

Gün gecmiyor ki, yeni bir lokasyondan hayatima devam etmiyim. Uzun zamandir, planini yapmis oldugum master serüvenime Ingiltere'de baslamis bulunuyorum. Buraya varali 3 hafta fln oldu. Gayat güzel gidiyor, yani hava bile o kadar kötü degil. Umarim hep böyle devam eder, pek sanmiyorum ama :S Southampton Üniversitesi'nde Yönetim Bilisim Sistemleri bölümün okuyorum ve güzel bir sekilde de bitiricem ins. :) Southampton, daha önce yasadigim sehirlere nazaran hayli kücük, sessiz sakin bir yer. Dünyanin en güzel yeri olmayabilir ama ögrenci olmak icin ideal gibi. Londra'ya yakin olmasi da iyi, iki hafta sonra orayi da kesfe cikcam :) Su anda da Jersey'den sesleniyorum :)

Jersey de fena degildi.Hatta Southampton'dan dha güzel bir mekan diyebilirim. Iki gündür burdayim, önemli iki kalesini ve bir tane de sarap bagini dolastik. Hava mükemmel. Ekimin ortasinda ceketsiz dolasabiliyorum. Almanya'da bu imkansizdi :) 4 günlük tatilin ardindan tekrar Southampton'a dogru hareket edecegim. Orayla ilgili genis izlenimlerimi de bir sonraki yazimda paylasicam :)

2 Eylül 2013 Pazartesi

Yeni tutkum: Kano

Berlin bu kadar renkli ve heyecanli bir sehir olunca, bende de farkli aktivitelere olan merak cig gibi büyüyor . Son zamanlarda da, kano-kürek hevesim ortaya cikti :) Havanin da idare eder olmasini firsat bilip, bir pazar günü Michael ile kano kiralamaya karar verdik. Treptower Parktaki Abteibrücke'nin hemen altinda bir mekandan kanoyu aldik. Iki kisi 4 saatligine 30 euro tuttu, öyle cok pahali degil. Can yeleklerimizi giyip, telefon ve cantalarimizi özel su gecirmez bir kaba koyduktan sonra kisa süreli bir egitime tabi tutulduk. :) Kanoda nasil oturmamiz ve küregi ne sekilde hareket ettirmemiz konusunda ufak bir kac sey söylendikten sonra start aldik . Hedefimiz, Treptower Park'tan Warschauer Strasse istikametine devam edip Neukölln - Kreuzberg civarlarina gitmekti, ki öyle de oldu. Treptower Park - Warschauer Str. sbahn duraklari arasindaki kisimda nehir daraldigi icin normalden fazla akinti oluyor. Bu kisimda kanoyu düze getirmekte az zorlansak da sonraki kisimlarda süper ilerledik :) Özellikle ic kesimlerdeki kanallarda su daha bi durgunlasti ve cok daha rahat kürek cektik. Neukölln iclerinde devam ederken, eski yasadigim yere cok yaklastigimizi fark ettik, artik tanidik mekanlardaydik :D Öyle ki , molamizi, daha önce de pek cok defa ziyaret ettigimiz, kanal kenarindaki bir Türk restauraninda verdik :) Kasarli sucuklu tostlari mideye götürdük oooh :D Bira da eksik olmaz tabi :) Az biraz dinlendikten sonra ayni rotayi izleyerek gerisin geri nehire dogru kürek salladik. Görlitzer Parktaki rahat tiplerin sempatisini kazandik. Aileleriyle gezinen ufak cocuklar da el sallayip durdular :D Biz de celebrity havasinda Treptower Park'a dogru engin kanallari asmaya devam ettik. Vardigimizda zamanlamamiz süperdi, ne gec ne de erken :) Bize kanoyu kiralayan adam da hikayemizden etkilenmise benziyordu. Bizde de güzel bir aktivite yapmis olmanin tatli yorgunlugu vardi...Son olarak: Cok memnun kaldigim ve herkese tavsiye edecegim bir deneyim :)



28 Temmuz 2013 Pazar

O göl senin bu göl benim...

Uzun süre ekrana bakip ne yazacagimi hatirlayamadim. Aslinda yazacak anlatacak o kadar cok sey var ki, hangisiyle baslicam bilmiyorum. Ama ilk olarak yazin ve Berlin'in üzerimdeki etkilerinden baslayabilirim. Yazin gelmesiyle ve de isle olan baglarimi ufak ufak koparmaya baslamamla birlikte, kendimi daha cok gezip tozmaya ve kitap okuyup dinlenmeye adadim. Her güne bir aktivite sigdirma cabasi icindeyim. Örnegin, bu haftasonum, barbecue partisi ve göl maceralariyla gecti. Gölde yüzmek, denizle karsilastirildiginda, attan inip esege binmek gibi bir sey. Yani mecburiyetten olmasa hic girmem, isim olmaz. Yine sahili, kumsali varsa güneslenmek icin kullanirim ama cogunda yüzmek halen itici geliyor, ki su ana kadar en az 6-7 kere göle girmisligim var. Bugün Müggelsee denen göle gittik, Alman bir is arkadasim cok güzel oldugunu söylemisti, ben de inandim aldandim. Sahili yine idare ederdi ama su acayip pisti ve normal bir derinlikte yüzmek icin bir hayli caba sarfetmek gerekti. Su ana kadarki favori gölüm: Schlachtensee. Onun da plaji yok ama su mis... Havuzda yüzüyormus gibi hissettim kendimi. Bunlarin haricinde girdigim diger bir göl de Wannsee. Hatta en cok onda yüzmüsümdür. Plaji hos, etrafinda da su kayagindan tutun bot kiralamaya kadar pek cok aktivite var. Ama biraz fazla posh ve suyu pis.

Baska gölleri de deneyecegim sirayla, eger havalar bozmazsa :P

Bumerang - Yazarkafe