Bumerang - Yazarkafe

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Greece awaits...:)

Sonundaaaaa (aslında tam 6 saat sonra :P) uçağıma binip Atina semalarına doğru yol alacağım. Şu anda gezilecek görülecek yerleri araştırıyorum. (Son dakikada baktıklarım daha bi akılda kalır kanımca =) Bir ülke daha görecek olmanın sevincini yaşıyorum. Mutluyum yaaa =)

25 Ağustos 2011 Perşembe

Yazdan koparabildiklerimiz

Geçen haftasonu (20-21 Ağustos) sonunda çok sevdiğim(!) yazlığıma gidebildim. 2 sene öncesine kadar benim için tek biricik tatil alternatifi olan yazlık + Altınoluk yerini çeşitli dünya devletlerine bıraktı =) Öncesinde sadece radyolarından erişebildiğim Yunanistan'a, haftaya ayak basabilecek olmanın haklı sevincini yaşıyorum amaaaaaa Altınoluk ve Akçay'da geçirdiğimiz bu güzel haftasonunu da tabi ki yadsımayalım, bir bakalım neler yaşamışız.

Çok sevgili arkadaşım Emine ile beraber yazlığa gitmenin planlarını yaparken en uygun tarih aralığının bu zaman olduğunu düşünmüştük, kankam Adnan'ın da o sıralarda Altınoluk'ta olması bu zamanlamanın ne kadar süper olduğunu kanıtladı adeta. Hatta ve hatta diğer iki dostum Eren ve Ahmet'in de bizimle beraber gelmeleri olayı mükemmelleştirdi. Cuma gecesi 23:30 Kamil Koç otobüsü ile yola çıktık. Otobüsteki son model teknolojik ekipmanları incelerken ne zamandır otobüse binmediğimi farketmiş oldum. "Erkek tavlama sanatı" adlı filmi yol boyunca izledim + yan koltuktaki Almanya gurbetçisi bayan ile Almanca- Türkçe karışık muhabbetlere girdim. Susurluk'ta mola verdiğimiz yer hepimizde bir hayal kırıklığı yarattı.. Nedeni ,tost ve ayran alabileceğimiz bir yerden ziyade daha çok restaurant vari bir özelliğe sahip olmasıydı. Dondurma ile idare ettik. Yollar geçti gitti veee sonunda Altınoluk Akçam =) Ordan da bizim yazlık. Vardığımızda cumartesiydi yani pazar vardı. O pazarcı köylülerin, doğal tavırlarını ve sevecenliklerini ne kadar çok özlediğimi farkettim ve de tabi sattıkları organik gıdaları =) Biraz bizim evde takıldıktan sonra Adnan'la buluşmak üzere Migrosun oraya gittik, iki genci Adnan'ın şefkatine bırakıp Migros'taki geleneksel yazlık alışverişine koyuldum. Markette yumurtalara bakarken kendi kendime "Yahuu deli miyim neyim git şu pazardan has mulis köy yumurtası al, ne bakıyon bunlara!!" şeklinde sitem ettim ve pazarın derinliklerine daldım. Alışverişi sonlandırdıktan sonra kahvaltı faslına geçtik. Yazlık balkonunda, deniz ve süper gökyüzü manzaralı bir kahvaltı kadar insana huzur veren sayılı durumların olduğunu düşünürsek o anki ruh halimizin tavan yaptığını söyleyebilirim. Kahvaltıdan sonra hemen denize aktık, beyler de çok geçmeden yanımıza geldi. Sonra tabi ki deeeee yüz yüz yüz yüz, güneşlen güneşlen güneşlen. =)

Öğle yemeğimiz Çınaraltı Çay Bahçesi'nde Ayvalık tostu oldu =) Bir kaç fotodan sonra yine evimize gittik, az dinlendik. Akşam tekrar meydana indik. Bu sefer gece takılacak yerleri araştırıyorduk, ancak bu uğurda maalesef hata yaptığımızı itiraf ediyorum. Öncelikle Antique Bar'a oturduk. Canlı performansı bir hayli kötü olan vatandaşı zor bela dinlemeye çalıştıktan sonra, çarşıda bir iki tur attık. Zeytin Bar'a girme alternatifini de iyi değerlendiremedikten sonra yanlışlıkla(!) kendimizi türkü barda bulduk !!! Neyse ki yeri güzeldi deniz+ fener manzarası vardı diyip bu konuyu burda kapatıyorum =)

Ertesi gün Ayvalık'ta tekne turuna çıkmayı hedeflemiştik ama biraz tembellikten biraz da haliyle yorgunluktan çok erken bir saatte uyanamadık ve turları kaçırdık. Turlar Akçay'dan kalktığı için oraya gitmiştik ama hiçbirine yetişemeyince bari burda takılalım dedik. Bir çay bahçesine ve önündeki plaja yerleştik. Gençler tavlaya sarmışken ben deniz ve güneşin tadını çıkardım. Herkes Akçayın suyunun soğuk olduğunu söyler, ki gerçekten de öyle. Ama alışma sürecim hiç de zor olmadı =) Denizde top oynama keyfini de uzun bir aradan sonra yaşamış oldum =) Bu arada ben Akçay'da denize en son 3 yaşında girmiştim yaa :) Akşam yemeğimizi mi içeceğimizi mi tam olarak ne desem bilemedim Yörsan'da tattık. Eren 6-7 ayranlık bir tepsi ile yanımıza geldiğinde laktik asit sendromu yaşayacağımızı kolaylıkla öngörebiliyorduk =)

Akşam eve gidip balkondaki sandalyeleri içeri al, bulaşıkları yıka, yok şaltelleri indir derken evden ayrılacak ve bu eve uzun süre girilmeyeceğini düşünecek bir insana uygun hareket ettiğimi düşünüyordum o sırada ama kardeşimin benden bir gün sonra eve ayak basmak isteyeceğini nerden bilebilirdim!!! Gece çarşıda bir çay bahçesinde çiftli okey and theeeen rötarlı gelen yallah turizm otobüsümüzle =) byeeee Altınoluk =) Bir güzel tatil daha böylelikle bitmiş oldu ama bu yaz tekrar gidecem yaw kafama koydum.

19 Ağustos 2011 Cuma

Yazlık mode on

Uzun zamandır gitmek isteyip gidemediğim, hasret kaldığım caaanım yazlığımıza bu akşam Kamil Koç otobüsü ile yapacağım yolculuk sonunda kavuşacağım !!! Ve yalnız da değilim. Yanımda çok sevdiğim dostlarım olacak. Ayvalık- Altınoluk turu yaparız artık diye düşünüyoruz =) İş yerinde son dakikalar =) İyice saldım ve bu kısa ama güzel haftasonu kaçamağından başka bir şey düşünmüyorum =) Yeeeeeehuuuuuu :P

16 Ağustos 2011 Salı

Mahallede Ördek Var!!!

Sanırım mahallenin azgın çocukları almış, ama şu ana kadar yaptıkları belki de en iyi şey diyebilirimmm.Ördek sesi ne kadar hoş, tatlı bir şey yaaaa. Sabahtan beri vaklıyor hiç sıkılmadım. O vakvaklasın ben dinleyeyim. Ne kadar şekeeeeer. Ben de ördeğim olsun istiyorum. Hayvanlara karşı antipatisi bulunan bir insan için büyük bir gelişme değil de neeee!!!

Bu arada şu resmi çaldığım site de muhteşemmiş.=)


Güzel bir hayattan kesitler...

Herkes bazen karamsarlığa kapılıp kendi hayatında yoksun olduğu ama başkalarının sahip olduğu mutluluğu, sevinci, eğlenceyi kıskanabilir. Ne yalan söyleyeyim benim de "Vay bee şuna bak, ben burda kendimi bir sürü şey için hırpalarken o hiçbirşeyi umursamayıp dilediği gibi yaşıyor" dediğim insanlar oldu. Ama unutuyordum ki bu hayatta herkesin kulvarı ve erişebileceği mevki birbirinden farklıdır, farklı olmak zorundadır. Çünkü bir kere kimse eşit özelliklerle doğmadı ve aynı koşullar altında yaşamıyor. Gel gelelim, herkesin haz aldığı şeyler de haliyle farklıdır. Örneğin; benim için bu iyi bir aile, güzel dostlar ve anılar olarak belleğime kazınmış durumda. Hiçbir işe yaramayıp kendimi bıraktığım zamanlarda "Lütfen Çınar kendin için olmasa da annen için dayan" dediğim zamanlar çok oldu. Ya da canım en olmadık şeylere aşırı derecede sıkılmışken beni güldürmeye çalışan arkadaşlarımın varlığı benim için hep çok anlamlıydı. Psikolojik sorun + muhteşem bir kısır döngü değil miiiii kiiiiii, bazen de geçmişte canımı sıktığım olayların ne kadar önemsiz olduğuna canımı sıkıyorum. Aptal gibi güzel zamanlarımı bu tarz hüsnü kuruntulara harcamışım diyorum. Ama bunu yaparken eski özelliğimi tekrar ettiğimin farkında bile değilim. Geçmiş iyisiyle kötüsüyle geçmiştedir ve benim açımdan hiçbir hata yoktur. Çünkü herşey o anda olması gerektiği gibi yaşanmıştır, oturup yaptıklarına kafa yorup üzülmek bir insanı geriden başka bir yere götürmez. Tamamen unutmak gerekir de demiyorum ama en azından şu anki hayatımızı çok fazla yönlendirmesine izin vermemeliyiz. Hem iyi hem kötü hatıralar için bu söylediğim.. Kötülere verecek örnek çok, bir yakını kaybetmek, aşkına karşılık bulamamak bu tarz anılar arasında sayılabilir. Ama iyilerle de sürekli yaşanırsa, insan bir süre sonra şizofren olup gerçek hayatından kopar, belki de değişen hayatının hep eskisi gibi olmasını isteyip gayet de ümitsiz ve sonuçsuz bir hisse kapılabilir. Bu da tamamiyle yanlıştır tabi ki bence.

Peki 22 yaşında birisi olarak hayatımın güzel olduğunu düşünmemi sağlayan ne? Öncelikle hayallerimi ertelememek (ertelesem bile en azından kısa süreliğine) ve etrafımda bu hayalleri beraber yaşayabileceğim insanlara sahip olmak. Hayattan beklentilerimin çok fazla olmaması da bir diğer sebep. Çok zengin olmayı ya da çok iyi mevkilere gelmeyi dilemiyorum. Kim istemez ki diyeceksiniz, ben istemiyorum işte...Çünkü her zaman, bulunulan konumdan daha başarılı olmaya çalışmak beraberinde bazı fedakarlıklar getirir. Ve artık bu fedakarlıkları yapabileceğim ne lüksüm ne de gücüm var.  Artık başarının, insanın hayatını hep dolu dolu yaşaması ve hem düşünsel hem de sosyal olarak belli bir ağırlığı olması ile kazanılacağını düşünüyorum.
Yine çok şey yazdım, bir yere bağlayalım bari :) Sonuç olarak, herkesin hayatı, kendisi o hayatın içinde olduğu için güzeldir!

14 Ağustos 2011 Pazar

Amsterdam DAY 4&5

City card'ın ne kadar mükemmel bir şey olduğunu düşünerek bu sabahki gezilerimizi de kartla girince free olan yerleri dolaşarak geçirmeye karar verdik. Bu yüzden, önceki gün bulmaya çalışıp yağmurdan dolayı fazla aramaktan çekindiğimiz Fotoğraf Müzesi'ne gidelim dedik. Ama pek dikkat etmeden biraz erken gitmişiz, müze daha açılmamıştı. Fazla beklemeye gerek yok diyerek diğer hedeflerimize doğru yol aldık. Ablamın ısrarla gezmek istediği Ajax stadına gittik önce. Gitmek için yanılmıyorsam 54 numaralı metroya bindik, 4-5 durak sonra stada vardık. Stad ve müze, turlar eşliğinde geziliyordu. Melez bir guide ımız, bizi, transfer odalarından tutun spikerlerin maç sunduğu alana kadar geniş bir yelpazede dolaştırdı. Ajax'ın kupalarını, ünlü oyuncularının takıldığı yerleri, her bir şeyi gördük. Bir sonraki hafta Take that konseri olcakmış, o yüzden stadta çalışma vardı ve çimi göremedik ama olsun.


Stadium'dan sonra çok şirin bir yere gittik. Tabi ki yel değirmenlerine !!! Her yer inek, koyun, keçi. Türkiye'de böylesine çiftlik vari bir yere gitmemiştim ama Amsterdam'da gittim :) Peynir yapılan yerleri gördük ve nasıl yapıldığını ordaki bir görevlinin sunumu aracılığıyla öğrendik. Kaynama sıcaklıkları çok önemliymiş, nem de bir diğer faktörmüş vb. Keçilerle bol bol foto çektirdim. Unutmadan her yer çikolatamsı bir şey kokuyordu. O muhteşem koku eşliğinde bu güzel mekanları dolaşmaya bayıldım doğrusu :)(karnımın feciiii derecede sızlamasına rağmen)

Akşamüstünü Red light'ın ordaki bir kanalın kenarına oturup, gelen geçen botları izleyerek geçirdik. Botların içinde çılgın insanlar sürekli laf atıp durdu, ama ne yalan söyleyeyim Istanbul'dakiler kadar koymadı :P Sonra baktım böyle olmuyor, hemen marketten Heineken'imi kapıp yerime geri döndüm. Hayat güzel yaa, kanal, botlar, güzel evler falan diye düşünürken bir baktım başımda bayan polis memuru. "Sorry you have to throw your drink otherwise you'll have to pay 70 euro" Ben bu lafı duyar duymaz birayı attım tabi. Hatta oturduğumuz yerden de soğudum bir anda. "Yahu herbir şeyi yapmaya izin veriyorsunuz, dışarda içkiye yasak koyuyosunuz, ne garip bir milletsiniz"diye, korkularım engel oldu diyemedim. Bu arada red lightta dolaşırken garip bir şey dikkatimi çekti. Tam emin olmamakla beraber bu red light kızlarından birinin Türk olduğunu düşünüyorum. Camının yanına nazar boncuğu asmışlar, "iblis" yazmışlar. Bunu yapsa yapsa o kızdan rahatsız olan namuslu Türk insanı yapmış olabilir ya da o kızla birlikte olan bir Türk de yazmıştır belki yani bilemedim :)

Sonrasında tekrar hostelimize geri döndük ve gece hayatına atılabilmek için havanın biraz daha kararmasını bekledik. Saat 11-12 gibi dışarı attık kendimizi. Bir önceki gece de takıldığımız Leidsplein'a doğru yola çıktık. Zaten hostelden 1 durak ötede olduğu için yolculuk demek pek doğru olmaz ya neyse. Hem kendime hem de ablama göre bir yer bulma çabasıyla etrafa bakındım durdum, ama kararımı vermiştim, ablamın zevklerine daha yatkın bir yer olmalıydı. Zira benim Doğu Avrupa gecelerinden kalma eğlence anlayışım biraz ağır ve sıkıcı kaçabilirdi ona:) Zaten pek öyle disco vari bir mekan da göremedim. Tüm bu nedenlerden dolayı live music takıldık. Mekan da gayet kalabalıktı. Hemen bir kız ordusunun yanına sindik ama etrafımızı atmacaların sarması çok uzun sürmedi. Bir İspanyol çocuğun bana doğru yaklaşmakta olduğunu gördüm. 
- Hello. 
- Hello
(What is your name, where are you from bla bla bla)
-Spanish people are crazy, don't trust them. But don't worry I'll protect you.
-???%&%%& ok.
-Also this German guy is crazy. He says that every Turkish girl is meant to marry a German boy.
-so he says!!!
-this friend of mine is dangerous, he wants you..But I won't let him come nearer you.
-Oh, very kind of you.
-Can I kiss you?
-No!
Geri çevirişimden sonra çocuk da üstelemedi gitti şükür. Amaa ondan sonra yanıma yaklaşan diğer İspanyol çocuk resmen yordu beni. Artık içkinin etkisiyle mi ne gece boyunca yılmadı ama ben sonunda pes edip ayrıldım. Ama gecemin tamamı böyle tiplerle geçmedi tabi ki. Şarkılarda eğlenmesini de bildik. Funk  çalıyordu grup, güzeldi.

Amsterdam'da son gün: Artık çok değerli Erasmus arkadaşlarımı görmenin zamanı geldi de geçiyordu. (Zaten son gün yani, bir daha ne zaman görcem.) Yannick 09:30'da, Raphael'de 10:00 da Amsterdam Central Station'a varacaktı. Biz de onlar tren yolculuğu yaptığı sırada checkout işlemlerimizi tamamlayıp, bavullarımızı hostele bıraktık ve istasyona gittik. O andaki bekleyişimi anlatamam, elemanları 1 sene boyunca(hatta 1 sene+ 1 ay :P) görmemişim, bir de çok severim kendilerini :) tüm bu faktörler birleşince haliyle heyecanlıyım :) Yannick tam dediği saatte vardı ve ilk ben gördüm. Bizim istasyonun içinde değil de dışında beklediğimizi sanıp dışarı çıkıyordu. "Yannickkkkkk" diye bağırıp arkasından koştum. O da o anda şaşırdı birden, ama sarıldık falan güzel bir buluşmaydı bence :) 3 ümüz, malum Fransız genç gelene kadar starbucksta takıldık, kahve yudumladık. Raphael'in dediği saate yakın yine istasyonun girişinde beklemeye koyulduk. Beyefendi bir türlü gelemedi. Hadi biz Türk insanı olarak beklemeye ve bekletmeye alışkınız ama Yannick bence bozulmuştu, haha :) Neyse ki 20 dakika sonra geldi, bu sefer ilk ben göremedim, Yannick gördü. Hemen arkamı döndüm sarıldım. Çok değişik ve komik bir kucaklamaydı. 45 dereceyle sağa eğince beni bir an düşücem sandım :) Buluşma safhasını atlattıktan sonra Amsterdam sokaklarına daldık. Raphael öncelikle bizi bir peynir dükkanına soktu, burda değişik çeşit peynirleri tadıp karnımızı doyurduk. Sonra da dışarda yeri olan bir cafede oturduk. Bu sırada hafif yağmur çiselemeye başladı, dışarda oturan tek moronlar biziz heralde diyip alay ettik kendimizle. Ama yağmur çok uzun sürmedi. Raphael'in bildiği güzel yemek yenilebilecek pek çok mekan vardı, haritadan bu yerleri bulmaya çalıştık. Ama bir anda kendimizi Amsterdam varoşlarında bulduk :) Yani varoş diyorsam da, halen Istanbul'un en lüks yerleriyle yarışır merak etmeyin :) Hedeften uzaklaştığımızı anlayıp, burdaki bir terziye girip yol soralım dedik. Hintli terzi ve Raphael 15 dk. boyunca haritaya bakıp durdular, çok komik görünüyorlardı :) Biraz yol tarif etti, iyi ki de etmiş bu sayede tekrar Dam'a ulaşabildik ama maalesef arkadaşın dediği yeri bulamadık, başka bir yerde oturduk.Burda da hoş bir kaç sohbetin ardından uçak saatimizin yaklaşmakta olduğunu farkedip, biz hostele onlar da tren istasyonuna daha sonra yine istasyonda buluşmak üzere ayrıldık. Bu sırada yine yağmur kendini göstermişti. 15dk. sonra geleceğimizi söylemiştik ama nerdeyse 40 dk. sonra istasyona geri dönebildik. Bunda yağmurun etkisi de vardı tabi :P, bir de öndeki tram i kaçırmamızın. Bu defer geç kalan taraf biz olduk tabi :P Yannick ve biz aynı, Raphael ise farklı bir trene binecekti. Bizim trene çok az bir zaman kaldığı için hızlıca vedalaştık. Gariptir,trenin Schipol durağına geldiğini anlamam biraz vakit aldığı için Yannick'le de hızlı vedalaştık :)

Budapeşte'ye doğru tekrar yola çıktık. Her iki arkadaşımdan da buluşmamızın güzelliğine dair hayli hoş mesajlar aldım, sevindirik oldum. Budapeşte'nin gece fotoğraflarını çektiğim sırada  böyle  değerli dostlara sahip olmanın verdiği huzur ve minnettarlık duygularından başka bir şey hissetmiyordum :)

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Amsterdam DAY 2&3

İlk günki yağmur sefasının ardından ertesi gün parmak arası terlik giymemem gerektiğini öğrenmiştim. Topuklu ayakkabılarımı giyip çıktım !! İlahi çınar yaa insan bir hava durumuna bile bakmaz mııı!!! Bakmadım bakamadım :S

Bugünki ilk hedefimiz Amsterdam Historical Museum'u bir güzel dolaşmak oldu. Abartısız hayatımda gördüğüm en güzel müzeydi diyebilirim. Tarihe olan ilgimle müzedeki kronolojik ve konulara göre hazırlanmış düzen birleşince gezim çok zevkli hale geldi. İlgimi en çok çeken kısımlar, islam karşıtlığıyla suçlanarak öldürülen Theo Van Gogh ve ilk gay gece klübünü açmış Bet Van Beeren şahsiyetlerinin hayatlarının anlatıldığı yerlerdi. Ayrıca Türkiye'den Hollanda'ya çalışmak için giden işçilere ait resimlere ve diğer tarihsel öğelere de yer verilmişti.

Müzenin önündeki Amsterdam yazısının önünde bir ton fotoğraf çekildikten sonra bir yerde oturup yemek ihtiyacı hissettik. Tabi ki de bitmek bilmeyen hain yağmurun bu duruma etkisi yok değildi. Yağmur yağdıkça hep içerilerde takılmaya mahkum kalmıştık. Irish pub'a kaçtık. Kasadaki çocuğun dediklerinden bir halt anlayamadığım için bin bir zorlukla Heineken siparişimi verdim. Burda biraz takıldıktan sonra Van Gogh Museum' a doğru yola çıktık. Bu müze de üzerimde büyük etkiler bıraktı, ressamın hayatıyla ilgili bilmediğim şeyleri öğretti. Oysa ki ben Van Gogh'ı sadece kulağını kesen ressam olarak bilir ve tanırdım. Kardeşiyle arasında olan sıkı-fıkılık, Fransa'da geçirdiği yıllar ve Japon resim tarzından etkilenişi benim için yeni bilgilerdi. Yaşayışı ve resim tarzıyla gerçekten çok farklı bir ressammış kendisi. Van Gogh'tan sonra bir de Rijksmuseum'a uğrayalım dedik. Gittiğimizde biraz geç olmuştu ve müzenin kapanmasına az bir zaman kalmıştı ama ona rağmen hakkını vererek dolaşmayı başardık :)

Müze turumuzu tamamladıktan sonra yine Dam'a gittik. Baktık halen feci yağıyor, tek çareyi tekrar hostelimize dönmek de bulduk. Bu gecelik gece hayatı umutlarımın da tükendiğini düşünerek uykuya daldım.

 3. gün. Bu günki mutlak hedefimiz artık nihayetinde bir kanal turu yapmaktı. Hemen Holland International Cruise olayına gittik ve kanallarda bir güzel tur attık. Rehber de gayet iyi açıklıyordu nerde, nasıl bir yerde olduğumuzu. Haritaya baka baka olayı pekiştirdim :) Kanal turundan sonra da meydandaki eski ve yeni kiliseleri dolaştık. Red light districte gittik derken yavaş yavaş akşam oldu. Gece turumuzu  Hard Rock Cafe'de başlattık. Burda riders of the storm denedim ilk defa. Sonrasında da çok yağmur yağdığı için ilk gördüğümüz klüp olan Cafe Mokum'a girdik. İçeri girdiğimiz gibi etrafımız Norveçli gençlerle sarıldı. Bir genç sürekli bana "Yanımdaki arkadaşım senden hoşlanmış. Sen de onun yakışıklı olduğunu düşünüyor musun?" gibi şeyler söylüyordu. Ben de ısrarla muhabbeti başka yönlere çekmeye çalışıyordum.Türkiye'ye gelmiş bu vatandaşlar. Baya beğenmişler, tekrar gelirlerse görüşelim falan dedik. Olayı arkadaşça boyuta getirdik, ama bu onların hepsine gözlüğümü takıp, sonrasında da onunla beraber bardan çıkıp tüy olma hakkını vermiyordu tabiiii.Bir baktım kii kaybolmuşlar!!! Hemen klubtan dışarı koştum "Gözlüğüm nerdeee?" diyip durdum. Herhangi birisinde yok, hepsi de sarhoş. Ne yaptıklarını hatırlayamıyorlar. Sonra içlerinden birisi(benden hoşlandığı idda edilen) bilmem neredeki kızların orda olabileceğini öyledi. Ben de hemen camın kenarında oturmuş kızların yanına koştum. Kızlar da çocuğun civarlarında dolandığını hatırlıyorlar ama gözlüğün tam olarak nerede olabileceğini ilk etapta kestiremediler. Sonra bir tanesi yerlere bakına bakına biraz yürüdü ve artık o karanlıkta nasıl gördüyse gözlüğümü bulmayı başardı. Bir sapı hafif yamulmuştu onu da monte etmeyi başardık. Artık gözlüğümü hiç kimsenin ellerine oyuncak etmeme kararı ile geceyi sonlandırdım. 
Bumerang - Yazarkafe