Bumerang - Yazarkafe

9 Ekim 2011 Pazar

Veeeee Yunanistan =) Atina!! (Gezinin 1 ve 2. günleri)

Taaa Mart- Nisan aylarında kararlaştırdığımız büyük Yunanistan gezisinin zamanı gelip çatmıştı. 29 Ağustos pazartesi günü öğlen 4 te uçağımız Atina'ya havalandı. Havadayken görmüş olduğumuz manzaralar, adalar, bitki örtüsü bizi nasıl bir yerin beklediği konusunda az çok ipucu vermişti. Zaten Türkiye'nin Ege sahillerine benzer bir mekan olduğunu tahmin ediyorduk ama bu kadar da yazlık bir başkent bulacağımı düşünmemiştim doğrusu :)

Uçaktan iner inmez sevgili otelimizin yolunu tuttuk. Havaalanından şehre gidebilmek için metroya 7 euro baydık. Krizden dolayı ulaşımı da pahalılaştırmışlar. Yolda Yunan arkadaşlarım Eliza ve Chrysa'ya mesaj attım. "Bu akşam görüşüyoruz değil miiii?" Cevap:"Eveeeeet" =) Otelimiz Omonia Square denilen bir alana yakındı, bu yüzden Omonia durağında indik. Metro istasyonundan oteli bulmak çok kolaydı, ama yine de arkadaşım Chrysa'nın daha önce uyardığı üzere etraf pek de tekin tiplerle dolu değildi. Yerleşip dinlendikten sonra saat 8:30 da Monastiraki'ye gittik. Civarı dolaştıktan sonra 9:30 da Eliza ve Chrysa ile buluştuk =) Arkadaşlarımı çok özlemişim, uzun uzun sarıldık. Daha önce onları ziyarete gelen diğer Erasmus arkadaşlarımız Edward ve Elena'yı götürdükleri bir restauranta bizi de soktular ve Yunan kebabı "souvlaki" yi denememizi önerdiler. Biz de hayır demedik tabi ki =) Souvlakiler gelmeden önce küçük bir kasenin içinde yoğurt ve yine başka bir kasede fırında yapılmış ufak patatesler getirdiler. Patatesler yoğurda batırıldığında(aslında yoğurt- peynir arası bir şey) çok leziz bir tada sahip oluyorlardı =) Baya sevdim, aynı konsepti burda da uygulayacağım. Bu güzel yemeğin ardından kendimizi Atina sokaklarına vurduk tekrardan. Yoldaki takıcılardan bir şeyler almak istedim ama beğendiğim yüzüklerin 8 euro olduğunu öğrendiğimde uzadım :P Eliza ve Chrysa'nın önderliğinde Atina'nın barlar sokağı gibi bir yerine adım attık. Burada cafe-bar tarzı bir yere oturduk. Atina'da da İstanbul sokaklarında olduğu gibi, mekanlardaki oturulacak yerler hep dışarda. Gece bol bol ouzo içtik, meyve suyu ile güzel gidiyordu :) Bir süre sonra yanımıza Alex ve Chrysa'nın sevgilisi (Christo) da katıldılar. Geceyi Yunan alfabesi öğrenmeye çalışarak ve futbol konuşarak geçirdik. Bizim arkadaşların hepsi Panathinaikos'luymuş, bilmiyordum :)Hotele bir kazaya kurban gitmeyelim diye taksiyle döndük. 4 euro fln tuttu ya, gayet iyi yani :)

Ertesi gün Chrysa çalıştığı için kendisiyle sabahtan görüşemedik ama Eliza saolsun müzeyi ve Akropolis'i bir güzel gezdirdi. Müzeye Polonya öğrenci kimliğimi göstererekten bedavaya girdim:P Türkiye'deki arkeoloji müzelerinden de görmeye alışkın olduğumuz pek çok heykel, çanak, çömlek bu müzede de bulunuyodu :P Tarihe ve müzelere ilgi duyan bir insan olarak böyle eski eserlerle iç içe olmak kendimi iyi hissettirdi :) Yabancılar bizden nasıl Truva atı ve diğer bilimum değerli mirası çaldılarsa Yunanlardan da bir hayli heykeli götürmüşler. Yunan müzesinde olmayan ama şu anda British Museum'da sergilenen eserler varmış.

Müzeden sonra her tırmanışta bir fotoğraf molası vererek Parthenon tapınağına çıktık. (Bu sefer girişte öğrenci olduğum yalanını yutturamayıp 12 euro baydım :P) Tapınak, manzarası ve ihtişamıyla çok göz alıcı bir yapı, Atina'nın simgesi. Hikayesi de bir hayli ilginç. Millattan önce 500 yıllarında tamamlanmış ama hemen sonralarında Pers işgaline maruz kalıp zarar görmüş. Milattan sonra 5. yüzyıl gibi bir zamanda kilise, Osmanlı himayesinden sonra da cami olarak kullanılmaya başlanmış. Tamamen saçmalık yani, sonuçta tarihi bir eser, ne Hristiyanlık ne de Müslümanlıkla bağlantısı olmayan bir dinin, inancın simgesi. Neden illa İlahi bir dinle ilişkilendirmeye çalışılmış anlamadım ya neyse :) Parthenon'dan sonra Akropolis'in diğer taraflarını dolaştık, adını unuttuğum eski bir kiliseyi de içine alan açık hava müzesi gerçekten görülmeye değer. Bilmem kaç yıla tanıklık etmiş sütunlar, yapılar sanatsal bir görüntü oluşturuyor. Kendimi siz diyin Troy, ben diyim Spartacus setinde hissettim doğrusu :) Açık hava müzesinin sonlarına doğru olan bir başka müzeyi daha dolaştık. Müzenin diğer ziyaretçileri arasında çok şirin siyahi küçük bir kız çocuğu vardı:) Chrysa'nın küçük çocuklara olan aşırı sevgisi meşhur :) Küçük kızla uzun uzun sarıldılar, ben de bol bol fotoğraflarını çektim tabi :) Çok tatlı görünüyorlardı :) 

Tarihi çoğu yeri bitirip daha canlı ve merkezi taraflara yöneldik. Artık Syntagma Meydanı'nı görmenin zamanı gelmişti. Hani o garip kıyafetli Yunan askerlerinin, kıyafetleri gibi garip yürüdükleri meydan işte...Öncesinde Chrysa'nın dünyanın en pahalı caddesi olarak iddaa ettiği (ama Eliza'nın bu fikre katılmadığını belirtelim:P ) sadece mağaza barındıran caddede dolaştık (Ermou Street olması lazım) Sonra da askerlerle fotoğraf çekildik :)
Gece Eliza ve arkadaşlarıyla sahil kenarındaki bir clubta eğlendik. Alex'in isim günüydü, içim gitti ama tüm hesabı kızcağız ödedi :S Burada çat pat Türkçesi ile beni şaşırtan Nikos(sebebi ailesinin İstanbul'dan göç etmiş olması) ve Eliza'nın salak diyerek sürekli takıldığı Thanasis, bir zamanlar İstanbul'u ziyaret etmiş Maria ve bir süre sonra master ile İsviçre'ye gidecek olan Effie ile tanıştık. Ertesi sabah 7 de Mykonos'a feribotumuz kalkacaktı o yüzden otele geri dönme gereksinimi duymadık :) Eliza arabayla limana bıraktı, Mykonosla ilgili pek çok hayal ve merak içerisinde yola çıktık :P ama Atina'yı da beğenmiştik :)



3 yorum :

  1. kıskandım haa =) detaylarıyla güzel anlatmışsın ;)

    YanıtlaSil
  2. ne kıskanıyon bee, sen de vardın orada :P

    YanıtlaSil
  3. evet chakie kiskandiktan sonra o da blogunda yazmis :) aferim aferim yazmaya devam =)

    YanıtlaSil

Bumerang - Yazarkafe